Varlık ile Hiçlik Arasında Sıkışan İnsan
Modern toplumda insan, sahip olduklarıyla var olmaya çalışırken; anlam, aidiyet ve iç huzur duygusunu giderek kaybediyor.
Modern insan, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar “var” görünürken, aynı zamanda derin bir hiçlik duygusunun içinde yaşamaktadır.
Sosyal medya profilleri, kariyer basamakları, tüketim alışkanlıkları ve dijital kimlikler; bireyin varlığını sürekli sergilemesini sağlarken, iç dünyasında giderek büyüyen bir boşluk hissi oluşmaktadır.
Bugün insanlar daha çok şeye sahip, daha fazla iletişim kuruyor gibi görünüyor; fakat anlam, aidiyet ve iç huzur her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor.
Ünlü sosyolog Émile Durkheim, modern toplumlarda bireyin geleneksel bağlardan kopmasıyla ortaya çıkan “anomi” kavramıyla bu durumu yıllar önce açıklamıştı.
Durkheim’a göre birey, toplumun ortak değerlerinden uzaklaştıkça yön duygusunu kaybeder. Kuralların, sınırların ve kolektif bilincin zayıfladığı yerde insan kendini boşlukta hisseder. İşte bugün yaşadığımız varlık- hiçlik gerilimi tam da bu noktada başlar:
Her şeye sahip olmak, hiçbir şeye ait olmamak.
Modern insanın ekonomik olarak büyürken ruhsal olarak küçülmesi tesadüf değildir.
Tüketerek Var Olma Yanılsaması
20. yüzyılın önemli sosyologlarından Zygmunt Bauman, içinde yaşadığımız çağı “akışkan modernite” olarak tanımlar.
Bauman’a göre artık hiçbir şey kalıcı değildir:
İlişkiler geçici, işler güvencesiz, kimlikler değişkendir.
Bu akışkanlık içinde birey, varlığını sürdürebilmek için sürekli tüketmek zorunda hisseder:
• Yeni bir telefon
• Yeni bir ilişki
• Yeni bir imaj
• Yeni bir başarı hikâyesi
Ancak her yeni edinim kısa süreli bir doyum sağlar ve ardından daha büyük bir boşluk hissi bırakır.
Bauman’ın ifadesiyle modern toplum, insanı “tükettiği ölçüde değerli” kılar.
Var olmak, sahip olmakla eşdeğer hâle gelir.
Fakat sorun şudur:
Sahip olduklarımız arttıkça içimizdeki hiçlik de büyümektedir.
Anlamın Kaybolduğu Bir Dünyada Yaşamak
Toplumsal yapıların insan ruhu üzerindeki etkisini inceleyen bir diğer önemli sosyolog Max Weber, modern dünyayı “büyüsü bozulmuş bir dünya” olarak tanımlar.
Weber’e göre akılcılık, bürokrasi ve mekanik yaşam düzeni; insanın hayatla kurduğu manevi bağı zayıflatmıştır.
Her şey ölçülür, hesaplanır ve verimlilikle değerlendirilir hâle gelmiştir.
Bu süreçte insan:
• Üreten bir makineye
• Tüketen bir nesneye
• Performans gösteren bir varlığa
indirgenmiştir.
Böyle bir dünyada birey “var” olabilir; fakat anlamlı bir şekilde yaşayamaz.
İşte hiçlik duygusu tam burada ortaya çıkar:
Hayat doludur ama ruh boştur.
Toplumun İnşa Ettiği Boşluk
Bugün yaşanan psikolojik yorgunluklar, depresyonlar, anlamsızlık hissi ve tükenmişlik sendromu yalnızca bireysel sorunlar değildir.
Bunlar, modern toplumun ürettiği kolektif bir ruh hâlidir.
Durkheim’ın anomisi, Bauman’ın akışkanlığı ve Weber’in büyüsü bozulmuş dünyası; aslında aynı gerçeği farklı açılardan anlatır:
Toplum hızlandıkça insan yavaş yavaş kendinden uzaklaşmaktadır.
Varlık; başarıyla, görünürlükle ve tüketimle ölçülürken
hiçlik; sessizce ruhun içine yerleşmektedir.
Yeniden Anlam İnşası Mümkün mü?
Peki bu varlık-hiçlik sarmalından çıkmak mümkün mü?
Sosyolojik perspektif bize şunu gösterir:
Sorun yalnızca bireyin zayıflığı değil, sistemin kendisidir.
İnsan;
• Sadece üretmek için var olduğunda
• Sadece tüketerek değer gördüğünde
• Sadece başarıyla ölçüldüğünde
kaçınılmaz olarak boşluk hissi yaşayacaktır.
Çözüm; daha fazla şeye sahip olmakta değil, daha derin bağlar kurmakta yatmaktadır:
• Gerçek ilişkiler
• Anlamlı amaçlar
• Toplumsal dayanışma
• İçsel farkındalık
Modern insanın ihtiyacı yeni bir telefon değil;
yeni bir anlam duygusudur.
Sonuç: Varlık Görünümü Altında Büyüyen Hiçlik
Bugün toplum olarak büyük şehirlerde yaşıyor, yüksek binalar inşa ediyor, teknolojide ilerliyor olabiliriz.
Fakat aynı zamanda:
• Yalnızlaşıyor
• Yabancılaşıyor
• Anlamdan uzaklaşıyoruz
Varlığımız maddi olarak büyürken, ruhsal olarak küçülüyor.
Durkheim’ın dediği gibi bağlar çözüldükçe insan boşlukta kalır.
Bauman’ın anlattığı gibi her şey akışkanlaştıkça güven duygusu kaybolur.
Weber’in vurguladığı gibi hayat mekanikleştikçe büyüsü bozulur.
Ve sonuçta karşımıza şu tablo çıkar:
Görünürde güçlü bir varlık,
derinde büyüyen bir hiçlik…
Belki de modern çağın en büyük trajedisi budur.

