Gafil Gezme Şaşkın
İnsanoğluna sunulan bu dünya; gelişigüzel değil, ince bir hikmetle döşenmiş, her canlıya yaşama imkânı verecek şekilde hazırlanmıştır. Cansızdan canlıya, zerreden küreye kadar her şey, sonsuz bir kudretin ve ilmin tecellisi olarak yerli yerinde durmaktadır.
Ne hazindir ki insan, kendisine emanet edilen bu âlemi çoğu zaman huzur yurdu olmaktan çıkarıp kan gölüne çevirmiştir. Cüz’î menfaatler uğruna girişilen savaşlar, katliamlar ve zulümler; aslında insanın kendi eliyle kendi felaketini hazırladığının en açık göstergesidir.
Böylesi bir tablonun hesabı elbette bir gün sorulacaktır. Rûz-i Mahşer’de her zulmün, her damla kanın, her haksızlığın karşılığı tek tek önüne konulduğunda, insanın vereceği cevap gerçekten ibret verici olacaktır.
Aslında o cevap çok da uzaklarda değildir.
İnsan, düştüğü uçurumun içinde onu çoktan hissetmiştir.
Zira cevabı verilemeyecek bir işe kalkışmak, karanlık bir gecede sonu uçurumla biten bir yolda yürümeye benzer. Kişi her adımda sona yaklaştığını fark eder ama yine de durmaz… Ta ki düşene dek.
Oysa bu kâinatı yaratan Yüce Allah, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bir ölçü ve hikmetle düzenlemiş, insanı da bu nizamın içine bir emanetçi olarak yerleştirmiştir. Bu düzenin derinliğinde tarifsiz bir hikmet vardır. Tefekkür eden bir kalp, karşısında hayranlıktan donakalır.
Mesela ölüm…
İlk bakışta bir son gibi görünür, ama aslında hayatın devamını sağlayan ilahî bir nizamdır. Şayet ölüm olmasaydı ve hayat kesintisiz sürseydi, dünya üzerindeki varlıklar için yaşanmaz bir hâle gelirdi. Bu tek örnek bile, ilahî düzenin kusursuzluğunu anlamaya yeter.
Nasıl ki bir yazar, kitabının başını ve sonunu önceden belirlerse; kâinatın mutlak hâkimi olan Allah da her şeyi bir ölçüyle yaratmıştır.
Fakat insana verilen cüz’î irade, onu bu düzen içinde ya yükseltir ya da alçaltır. Güzel duygularını terk edip hırsın, açgözlülüğün ve doymazlığın peşine düştüğünde, insan kendini bir felaketin ortasında bulur. Bugün dünyanın geldiği hâl, bunun en acı delilidir.
Cennet gibi yaratılan bu dünya, insanın taşkın arzuları yüzünden adeta cehenneme çevrilmiştir.
Oysa insanın elinde yaşayacağı kadar rızık varken, şükretmek varken neden daha fazlasını ister? Neden doymak bilmeyen bir arzuyla “her şeye sahip olma” iddiasına kapılır?
İnsan bazen şöyle der:
“Her şey benim olsun.”
Oysa bu, büyük bir yanılgıdır.
Çünkü her şeyin gerçek sahibi yalnızca Allah’tır.
Bu gerçeği unutup sahiplenme iddiasına giren insan, farkında olmadan haddini aşar. Haddini aşmak ise beraberinde ağır bir hesabı getirir.
Sonuç olarak;
İnsan ya kendisine verilen emaneti koruyarak yücelecek…
ya da hırslarının esiri olup kendi uçurumunu kendi kazacaktır.
Ve o gün geldiğinde, herkes kendi yaptığının cevabını bizzat kendisi verecektir.



