Bacıma, karındaşıma Hatice’ye mektup

Bacıma, karındaşıma Hatice’ye mektup

Bu mektup;

Hıfz-ı Kur’an,

Hadim-i Kur’an,

Bülbül-ü Kur’an

Karındaşıma bir özr-ü niyazdır…

Uzun bir zamanın ardından beni yazı yazmak için yatağımdan çıkardın bacım, evet bacım hem maddi hem manevi gaflet uykumdan bugün beni uyandırdın…

Ah be bacım! öyle günlere kaldık ki geçmişteki duyduğumuz tarihi hakikatler bugün artık içi boş bir nostalji oldu hatıralarımızda…

Oysaki biliriz; biz bir nesil, bir millet, bir soy, bir boy olarak geçmişteki bütün mefahirimizi Kur’an’a olan sadakatimizden, ona olan hürmetimizden, ona olan bağlılığımızdan alırız. Biz, şeameti tarihimizi Kur’an’a borçluyuz. Tarihler ve nesiller boyu biz Kur’an-ı yücelttik o, mesajın sahibi de bizi yüceltti… Ne zaman ki biz ondan uzaklaştık, yüz çevirdik işte o zaman âleme maskara olduk, hep tedenni ettik…

Evet, cihan devletinin temellerini atan Osman Bey misafir kaldığı evin odasında, Kur’an-ı Kerimi asılı görünce, ona hürmetinden sabaha kadar kıyamda durmuştu… Allah’ta ona uzun bir dönem ayakta duracak bir devletin temellerini atmayı nasip etmişti. Bu günlerde yâd ettiğimiz Malazgirt zaferinin komutanı Alparslan farklı mıydı? Bir Cuma günü bir elinde Kur’an bir elinde kılıçla çıkmamış mıydı küffarın karşısına? Ya da 30 Ağustosta zafere koşan gönüllerin sinesinde Kur’an aşkından başka ne vardı? Vatan sevgisi imandan değil miydi?

Neyse bacım bu konuda çok söz var söylenecek biz gelelim bugünkü mevzumuza…

Sen henüz belki hıfz-ı Kur’an’a başlamamıştın Rânâ dünyaya geldiğinde… Rabbim o güzel kuşu yuvamıza kondurunca o zaman içimden gelmişti onu bir hıfz-ı Kur’an, hadim-i, Kur’an, talebe-i Kur’an edeyim istemiştim iç sesimden, sonra da annesiyle hep bunu terennüm etmiştik, o kundakta bize gülümserken bizde onu bülbül-ü Kur’an an olarak sevmiştik.

Sonra sen halası 40 yaşına baliğ olduğunda hıfz-ı Kur’an’a başladın erişkin bir anne, bir eş olarak ve muayyen zamanları olan bir kadın olarak çetin bir yola girmiştin, hıfz-ı Kur’an olur muydun olmaz mıydın belli değildi ama o yola baş koymuştun, niyet etmiştin bize de umut olmuştun…

Ve ben senden aldığımız bu şevk ile Rânâ’yı, kızımı kundağından çıkıp dadin dadin yürürken de hep Kur’an bülbülü olarak sevmiş, ona öyle hitap etmiştim.

Günler geldi geçti sen 40 yaşında annelik, eşlik ve anasına evlatlık sorumlulukları altında iki yıl gibi az bir zamanda hıfz-ı Kur’an oldun…

Ne demek hafızlık: on kişiye ahirette şefaat edebilme hakkının bahşedildiği bir makam-ı âli… Bu rivayet ne kadar sahihtir bilmiyorum, lakin şüphem de hiç yoktur…

Allah böyle ulvi bir makamı tıp fakültesini birincilikle bitirene bahşetmemiş, bir holdingde CEO olarak göreve başlayana da vermemiş, bunu bir hıfz-ı Kur’an’a vermiş…

Bacım!

Eğer 40 yaşında hafız olmayı değil de hukuk fakültesini kazanmayı başarsaydın bugün belki gazetelerde haber bile olurdun “4 çocuk annesi hukuk fakültesini kazandı” diye…

Dünya peşinden koşardı…

Araya korona girdi, senin hızına yetişen pek fazla hafız da çıkmayınca makul bir sayı oluşmadığından senin hafızlık merasimin de 3-4 yıl ertelendi. Bu arada benim Kur’an bülbülü olarak sevdiğim, dadin dadin yürürken hafız diye diller döktüğüm kızım da büyüdü, zaman akıp o zaman, bu zamana evirildi. Ve Rânâ dördüncü sınıfa başladı. Şimdi ben; Acaba Rânâ fen lisesini kazana bilir mi? Onu proje okullarına kayıt yaptırabilir miyim? Müzik kursuna yeteneği var mı bunlardan gayrsisini düşünemez oldum…

Bacım!

İki gün önce hafızlık merasimin vardı katılamadık, başına taç giydirildiğinde yerinde tanık olamadık, senin bu haklı gururunu ailenden birileri olarak maalesef ki paylaşamadık, akşama kadar internette cirit atarken bir nafile çiçeği bile sipariş edemedik. Buna gücümüz yok değildi sadece biz olayın farkında değildik… Dünya bizi öyle bir sarmıştı ki ahirette bize de şefaat edebilecek bir bacımızın varlığını derk edemiyorduk. Meşguliyetimiz bu kadar çoktu…

Yıllar öce İskender Pala’nın bir romanında okumuştum, galiba Yunus Emre’nin hayatının anlatıldığı Od’ kitabındaydı. Orada şöyle bir hikâye vardı: adam, oğluna Kur’an okumayı öğreten birine bütün geçim kaynağı, elindeki tek serveti olan atını hediye etmişti Kur’an hürmetine, kendi fakirlik içinde ekmeğe muhtaç iken… İşte bu hürmete kayıtsız kalmayan Rezzak-ı hakiki ona başını koyduğu yastığın altını kazmasını rüyasında göstermiş, o da uyanmış kazmış bir ömür yetecek hazineyi o yastığın altında bulmuştu. Yani Kur’an’a az bir hürmetin bile karşılığını böyle cömertçe veren bir rabbin hazineyi rahmetinden şüphe ederek evlatlarımızı dünyadaki beklentilerimiz için hafızlık mektebinden alarak istikbal vaat ettiğini düşündüğümüz okullara veren bizler bundan ibret alır mıyız bilmiyorum. Elbette ikisi birbirine mani değil, kendisi baştan sona ilim olan ilme karşı olabilir mi ama biz dünyayı pek üstün tuttuğumuzdan olsa gerek elmas yataklarını satan bir gafilin uçsuz bucaksız sahralarda elmas ararken kaybolması gibi bir müflisliğin içindeyiz.

Bacım! Veyl olsun bana (bize), tebrikler sana…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.