Tarih Duygulara Bırakılamaz
Hayatta herkesi sevmek zorunda değiliz. Fikirler çarpışabilir, dünya görüşleri ayrışabilir; bu demokrasinin ve insan doğasının bir gereğidir. Ancak konu tarihi gerçekler olduğunda, sevip sevmemek bir “tercih” iken, dürüstlük bir “mecburiyettir”. Maalesef bugün, Atatürk üzerinden yürütülen bazı tartışmaların odağında tarihi belgeler değil, ideolojik bir kör dövüşü yer alıyor.
Bu tartışmaların en çok çarpıtılan, en çok kirletilen başlıklarından biri de Milli Mücadele döneminde Hintli Müslümanların gönderdiği yardımlardır. Gelin, bu meseleyi “çamur at izi kalsın” sığlığından çıkarıp, rakamların ve vasiyetlerin ışığında, yani “Sezar’ın hakkını Sezar’a vererek” inceleyelim.
Paranın Serüveni: Kurşundan Sermayeye
Kurtuluş Savaşı’nın o en karanlık günlerinde, Hindistan Hilafet Komitesi aracılığıyla Anadolu’ya gönderilen yaklaşık 600 bin liralık yardım, bir şahsın cebine değil, bir milletin namusuna, bağımsızlık kavgasına gönderilmişti. O dönemde ne tıkır tıkır işleyen bir hazine vardı ne de düzenli bir lojistik sistem. Bu kaynak, Ankara Hükümeti’nin kontrolünde, cephedeki askerin çarığından tüfeğindeki mermiye kadar en hayati ihtiyaçlar için kullanıldı.
Peki, savaş bittiğinde ne oldu? İşte “iftira korosunun” sesinin en çok çıktığı yer burası. Savaşın ardından bu fondan artan yaklaşık 250 bin lira, Mustafa Kemal tarafından şahsi bir servet olarak görülmedi. Aksine, askeri zaferi ekonomik bir kaleyle taçlandırmak için Türkiye İş Bankası’nın kuruluş sermayesi yapıldı.
Neden İş Bankası?
Neden mi? Çünkü o günün Türkiye’sinde bankacılık tamamen yabancıların tekelindeydi. Türk tüccarı, Türk çiftçisi kendi topraklarında borçlanacak kapı bulamıyordu. Atatürk, bu emaneti “milli bir banka” kurarak yine bu milletin ekonomik bağımsızlığı için ateşe verdi. Yani para, bir kişinin kasasına değil, genç Cumhuriyet’in can suyuna dönüştü.
Vasiyetin Dili Yalan Söylemez
Eğer iddia edildiği gibi bir “şahsileştirme” söz konusu olsaydı, Atatürk bu hisseleri kendi ailesine, akrabalarına ya da şahsi varislerine miras bırakırdı. Oysa vasiyetnamesi ortadadır: Atatürk, İş Bankası’ndaki paylarını ve bu paylardan gelen gelirleri Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na devretmiştir.
Yani o gün mazlum Hintli Müslümanların gönderdiği her kuruş, bugün hala dilimizi koruyan, tarihimizi araştıran kurumların damarlarında akmaktadır. Kaynak yine millete; milletin kültürüne, diline ve geleceğine hizmet etmektedir.
Velhasıl;
Bir lideri sevmeyebilirsiniz; ancak onun, kendisine emanet edilen her değeri yine milleti için birer “eser” haline getirdiği gerçeğini değiştiremezsiniz. Ortada bir “servet edinme” değil, muazzam bir “devlet aklı” ve feragat vardır.
Tarih, sadece alkışlayanları değil, gerçekleri eğip bükmeden söyleyenleri de onurlandırır. İftiralar gelip geçer, ama kurumlar ve belgeler kalır. Bugün o kurumlara baktığımızda gördüğümüz tek şey şudur: Bir milletin kurtuluşu için gelen yardım, yine o milletin istikbali için harcanmıştır.



