Kuzu Postunda Bir Kurt
(ünlü Macar asıllı İngiliz Casusu)
Tarih bazen insanı ürküten aynalar çıkarır önümüze. O aynaya bakınca sadece geçmişi değil, bugünü de görürüz. Çünkü bazı insanlar ölür; fakat yöntemleri ölmez. İsimler değişir, kıyafetler değişir, unvanlar değişir; ama maskeler aynı kalır.
Bunlardan biri de Macar asıllı seyyah ve oryantalist Ármin Vámbéry idi. Bugün tarih sayfalarını araladığımızda onun sadece bir dil dehası değil, aynı zamanda İngiliz istihbaratına hizmet eden üst düzey bir ajan olduğunu açıkça görüyoruz. Osmanlı coğrafyasında “Reşid Efendi” adıyla dolaştı; derviş kıyafeti giydi, dini tartışmalara katıldı, İslâmî bilgiyle insanları hayrete düşürdü. Türkistan şehirlerini gezdi, insanlarla kaynaştı ve yıllarca birçok kişinin gözünde “bizden biri” gibi göründü. Doğu’nun saflığını ve zenginliğini adeta bir sarraf gibi işleyerek bağlı olduğu Londra’ya raporlar halinde sundu.
Asıl mesele Vámbéry’nin kimliği değildir.
Asıl mesele şudur:
Bir insan, insanların güven kapısından içeri girmek için neyi kullanır?
Kıyafeti mi?
Dili mi?
Sakalı mı?
Cübbesi mi?
Yoksa insanların saf güven duygusunu mu?
İşte tehlike burada başlıyor.
Bizim toplumumuzun en güzel taraflarından biri; iyi niyetli oluşudur. Fakat iyi niyet, tedbirsizlikle birleştiğinde bazen bir kapıyı değil, bütün kaleyi açar. Çünkü bizim insanımızda çok tehlikeli bir refleks oluşabiliyor: Sakal görünce âlim, cübbe görünce veli, güzel konuşunca dava adamı, birkaç Arapça kelime duyunca da büyük bir mürşid zannetmek…
Hayır.
Bin kere hayır.
Sakal sünnet olabilir; ama karakterin garantisi değildir.
Cübbe bir kıyafettir; vicdanın ölçüsü değildir.
Akıcı konuşmak da hakikatin tapusu değildir.
Bir insanın sesi titrebilir ama kalbi taş olabilir. Bir insan ayet okuyabilir ama niyeti bambaşka olabilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
İnsanların en büyük yanlışı; şekli, özü zannetmesidir.
Halbuki altının sahtesi de parlar.
Zehir de bazen bal kaşığında gelir.
Kurt, sürüye dişlerini göstererek değil; post giyerek yaklaşır.
Bu yüzden bir toplumun en büyük koruması; saf duygusallık değil, şuurlu dikkattir.
Her konuşana teslim olmayın.
Her ağlayana inanmayın.
Her dini söylemi hakikat sanmayın.
Her “hoca”, her “şeyh”, her “efendi” hitabını da ilim mührü saymayın.
Çünkü hakiki âlimler kendilerine kör bağlılık istemez. Aksine düşünmeyi, araştırmayı ve delil aramayı öğretirler.
Bir insan sizi düşünmekten uzaklaştırıyor, sorgulamayı yasaklıyor, kişiliğini hakikatin önüne koyuyorsa; orada durup düşünmek gerekir.
Tarih bize Vámbéry gibi isimleri yalnızca bir biyografi olsun diye anlatmıyor. Bir uyarı levhası gibi anlatıyor:
İnsan bazen düşmanı uzakta arar; oysa o, sizin dilinizle konuşur, sizin gibi görünür, sizin gibi yürür.
Bu yüzden eskilerin sözü hâlâ dimdik ayaktadır:
“Her sakallıyı deden sanma.”
Çünkü mesele sakal değil; mesele seciyedir.
Mesele kıyafet değil; mesele hakikattir.




