HAÇLI RUHUNUN TARİHSEL SÜREKLİLİĞİ:
Alparslan’dan Selahaddin’e, Selahaddin’den Mustafa Kemal’e Giden Direniş Çizgisi**
Tarih; milletlerin yalnızca yaşadığı olayların değil, aynı zamanda zihniyetlerin ve büyük yürüyüşlerin de kaydıdır. Bu yürüyüş kimi zaman savaş meydanlarında, kimi zaman diplomasi masalarında, kimi zaman da milletlerin kaderini belirleyen karanlık dönemlerin içinde gerçekleşir. Bugün Anadolu coğrafyasına baktığımızda, bin yıldır süregelen bir mücadelenin izlerini görmek mümkündür. Bu mücadelenin ana ekseni, çoğu zaman “Doğu ile Batı”, “İslâm dünyası ile Haçlı zihniyeti” arasında şekillenmiştir.
Birinci Direniş: Alparslan’ın Kapıyı Açan Zaferi
1071 Malazgirt Zaferi, yalnızca bir askeri başarı değildir; Anadolu’nun Türk yurdu oluşunun miladı ve Haçlı akınlarına karşı verilecek uzun mücadelenin başlangıcıdır. Sultan Alparslan, Bizans ordusunu mağlup ettiğinde aslında sadece bir imparatorluğu değil, onun ardındaki Haçlı zihniyetinin Anadolu’yu bir daha elde etme hayallerini de kırmıştır.
İkinci Direniş: Selahaddin Eyyûbî’nin Kudüs’ü Koru(y)an Adaleti
Selahaddin Eyyûbî’nin Haçlılara karşı verdiği mücadele, bugün dahi dünya tarih kitaplarında övgüyle anılmaktadır. O, sadece savaşan bir komutan değil; merhametiyle, adaletiyle, devlet aklıyla Haçlı ordularını bozguna uğratan bir devlet adamıydı. Kudüs’ü tekrar İslâm beldesi hâline getirirken, savaşın ahlâkını da dünyaya öğretmişti.
Üçüncü Direniş: Mustafa Kemal Atatürk ve Modern Çağın Haçlı Seferi
Tarih tekerrür eder mi? Kimi zaman evet…
Çanakkale Savaşı, Haçlı Seferlerinin modern bir versiyonu niteliğindedir. Boğazın önüne gelen orduların tamamı, farklı devletlerin askerleri olsa da aynı ortak paydada birleşmişlerdi: Avrupa’nın Hristiyan dünyası.
İngiltere
Fransa
Avustralya
Yeni Zelanda
Kanada
Hindistan’ın Hristiyan birlikleri
Hepsi aynı amaç için gelmişti:
“Boğazı geçmek ve İstanbul’u, yani eski adıyla Konstantinopolis’i yeniden ele geçirmek…”
Tarihçiler bunun adına diplomatik olarak “İtilaf Devletleri” dese de, gerçekte bu sefer, Haçlıların IX. ve X. seferlerde ulaşmak isteyip başaramadığı hedefin modern bir tekrarıydı.
Mustafa Kemal, tıpkı Alparslan’ın Malazgirt’te, tıpkı Selahaddin’in Hıttîn’de yaptığı gibi milletinin kaderine yön veren bir direniş sergiledi.
“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözü; milletlerin tarihinde ancak bin yılda bir görülen fedakârlıkların özetidir.
Çanakkale’de durdurulan güç, sadece bir askerî ittifak değildi; medeniyet akınlarının modern yüzüydü.
Bir Süreklilik Çizgisi: Aynı Ruh, Aynı Müdafaa
Düşünelim:
Alparslan’ın karşısındaki güç kimdi? Bizans ve ardındaki Avrupa.
Selahaddin’in karşısındaki kimdi? Haçlı orduları.
Atatürk’ün önüne gelen kimdi? Birleşmiş Hristiyan dünyası.
Bu üç isim, üç farklı çağda, üç farklı coğrafyada yaşamış olsalar da tarihin büyük halkasında aynı görevi omuzlamışlardır:
Medeniyetin, haysiyetin, vatanın ve inancın müdafaası.
Bu nedenle, tarihî bir gözle bakıldığında Atatürk’ün Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda sergilediği askerî irade, yalnızca yakın çağın bir savunması değil; bin yıllık Türk varlığının devamını sağlayan büyük bir medeniyet duruşudur.
Sonuç: Tarih, İsimleri Değil, İnançları ve İrade Gücünü Yazar


