Hayızlı iken oruç tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Karşıt görüşten bir de şöyle bir farklı iddia bulunmaktadır.
Bu karşıt görüşe göre, Bakara/184’deki, “Oruca zorlukla dayananlar üzerine düşen, fidye olarak bir yoksulu doyurmaktır.” gibi doğru bir çeviri yerine “Orucu tutabilecek olanların bir çaresizi doyuracak kadar fidye (fitre) vermesi de gerekir” çevirisinin doğru olduğunu düşünmektedir.
Yani bu karşıt görüşe göre, Bakara /184 deki “yutikunehu” için “oruca zorlukla dayananlar” gibi bir çeviri yerine “oruç tutabilenler” şeklinde bir çeviri yapılması gerekiyormuş.
Bu görüştekilerin bunun üzerinden şöyle iddiaları var:
Bakara/184’deki “Oruç tutabilecek olanlar” ibaresi oruç tutabilecek durumda olan hayızlı kadını da kapsar. Bu sebeple, “oruç tutabilecek olanlar” ifadesi kapsamındaki hayızlı kadına da hitap edecek şekilde ayetin devamında “oruç tutmanız daha hayırlıdır” denmiştir. “Bu nedenle hayızlı kadın dilerse oruç tutabilir” iddiası yapılmaktadır.
Bu iddialarına cevap vermeye başlayalım:
“Yutikunehu” ifadesi hayızlı kadını kapsamaz. Bu ifadenin, oruca zorlukla dayananlar manasına geldiğini, ayrıca oruca zorlukla dayanıp, oruç tutamayan bu kimselerin fidye verecek olan yaşlı ve iyileşemeyecek hastalar olduğunu, hayızlı kadınlar olmadığını adım adım ispat edeceğiz.
“Yutikunehu” ifadesinde geçen takat kelimesi, meşhur sözlüklerden El-Mevarid’e göre manası şu şekilde bahsedilmektedir:
Kudret. Enerji. Kişinin güçlükle yaptığı şey
El-Mevarid’e göre takat sözcüğünün kişinin güçlükle yaptığı şey manasına geldiği belirtildiğine göre, takat kelimesinden oluşan “yutikunehu” ifadesine oruca zorlukla dayananlar manasının niçin verildiği bir nebze daha anlaşılır.
Takat sözcüğü, Ragıp El-İsfahani’nin sözlüğünde, manasının şu şekilde olduğunu belirtilir:
İnsanın zorlukla, sıkıntıyla yapabileceğinin en fazlasının adıdır.
Ragıp El-İsfahani’nin sözlüğünde, takat sözcüğünün manası “İnsanın zorlukla, sıkıntıyla yapabileceğinin en fazlasının adıdır.” diye belirtildiğine göre, takat kelimesinden oluşan “yutikunehu” ifadesine de oruca zorlukla dayananlar manasının niçin verildiği bir miktar daha anlaşılmış oldu.
Karşıt görüşe sahip bazı kimselerin oluşturduğu bir mealde, “yutikunehu” ifadesi “oruç tutabilecek olanlar” olarak çevrilmiş olsa bile, bu ifadede geçen takat kelimesi Arapça derin sözlüklerde bir şeyin meşakkatle yapılması manasındadır. Dolayısıyla bu ifade “orucu güçlükle (zorlukla) tutanlar” manasına gelir. Ayetin bağlamı da bunu ispat eder. Çünkü ayette geçen “yutikunehu” ile kastedilen kimselerin fidye vermesi gerekliliği, oruç tutmakta zorlanıp, oruç tutamayan kimseler için belirtilmiş olur ancak, oruç tutabilecek olanlar için değil. Çünkü fidye, oruca zorlukla dayananların oruç tutmaması sonucu verilmesi gereken bir şeydir, fidye zaten oruç tutabilecek olanların vereceği bir şey değildir.
Ayrıca bu ayetin sonunda gelen “oruç tutmanız daha hayırldır” ifadesi, işte bu oruca zorlukla dayananların oruç tutamayıp, fidye vermesi yerine oruç tutmasının daha hayırlı olduğunu belirtmektedir.
Eğer “yutikunehu” ifadesinin manası “oruç tutabilecek olanlar” anlamında olsaydı, bu ifadeyle zaten herkes için oruç tutmak doğal ve zorunlu kabul edilmiş olacağından ayetin devamında “orucu tutmanız daha hayırlıdır” şeklinde bir teşvik veya tavsiye verilmesine gerek kalmazdı.
Eğer “yutikunehu” ifadesi “oruç tutabilecek olanlar” yani oruç için “tam gücü yetenler” anlamında olsaydı, bu ifade ile zorlanarak oruç tutanların durumu dikkate alınmamış olurdu ve bu yüzden “orucu tutmanız daha hayırlıdır” ifadesi anlamsız olurdu.
Lakin ayet, zorlanarak oruç tutabilenleri hedef almaktadır ve bu kimseleri orucu tutmaya teşvik etmektedir. Çünkü oruç tutmak, oruç tutmayıp fidye vermekten daha hayırlıdır.
Bakara suresinin 184. ayetini bağlam açısından incelediğimizde bile يطيقونه (yutikunehu) kelimesinin “oruca zorlukla dayananlar” anlamına geldiğini görmüş oluruz. Bunu, ayetteki fidyenin maddi olmasından anlamaktayız. Burada verilen fidye, sadece maddi imkan ile verilen fidyedir. Bu tür maddi imkan ile verilen fidyeler (miskini yedirmek, köle azat etmek, sadaka vermek,…) Kur’an’da daima bir şeyin tamamı yerine geçen bedel olarak verilmektedir.
Kur’an’da fidye kökünden olan 13 kelime vardır.
Fidye kökünden gelen 13 ayetin numarası bunlardır:
37:107 2:85 2:229 3:91 5:36 10:54 13:18 39:47 70:11 2:184 2:196 57:15 47:4
Bunlardan 11’i bir şeyin tamamı için verilen fidyeden bahseder.
Bakara 2/184’teki fidyeyi ise bu 11 kelime sayısına henüz dahil etmedik, onun da bu sayı üzerine dahil edilmesi gerektiğini şimdi izah etmeye çalışacağız.
Bahsettiğimiz bu 11 ayette geçen fidye, bir şeyin tamamı için verildiğinden, Bakara/184’de geçen fidyenin, oruç tutarken ki eksiklikleri tamamlamak için değil, bir şeyin tamamı için bedel olarak verildiğini anlamamızı sağlar. Yani Bakara/184’teki fidye, ayetin bağlamına göre, oruç tutmakta zorlananların, Ramazan’da ve daha sonrasında da tutamayacağı orucun tamamı için verilen bedel olduğunu anlarız.
Kur’an’da fidye kökünden gelen 11 kelimenin, daima bir şeyin tamamı yerine geçen bedel olduğunu gösteren şu 3 ayeti örnek verelim:
Maide 5/36’ya göre, Kâfirler azaptan kurtulmak için dünya dolusu fidye verseler kabul edilmez. Kafirlerin dünyada yaptıklarına karşılık verilmiş azabın tamamının bedeli olarak dünya dolusu maddi fidyeler verse bile kurtulmak için kabul edilmeyecek.
Saffat 37/107’de Hz. İbrahim’in oğlunun yerine kurban fidye kılındı. Burada kurban, tamamıyla İsmail’in yerine geçti.
Bakara 2/229 boşamada verilen, mal olan fidyeden bahseder. Burada, eşinden ayrılmanın tam bir bedeli olan maddi fidyeden bahsedilir.
Bu ayetlerde de görüldüğü üzere, Kur’an’da 11 ayette maddi güç ile verilebilecek fidyeler daima bir şeyin tamamı için verilir. İşte aynen bu şekilde, Bakara/184’de maddi güç ile verilen fidye de ayetin bağlamına baktığımızda, oruç tutmakta zorlananların daha sonrada tutamayacakları orucun tamamı için verilendir.
Bu verdiğimiz üç örnekten de anlaşılacağı üzere Kur’an’da 11 yerde maddi imkan ile verilen fidyeler daima bir şeyin tamamı yerine geçen bir bedeldir.
O halde maddi imkanla verilecek Bakara 2/184’teki fidyede, tutulamayacak orucun tamamı yerine geçen bir bedeldir. Bu nedenle “yutikunehu” kelimesi, tutulamayacak orucun tamamı yerine fidye verecek olan oruç tutmakta zorlanan daha sonrada oruç tutamayacak kimseleri kasteder.
Bakara/184’ün sonundaki “oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesi “yutikunehu” ile kastedilen kimselerin fidye vermek yerine oruç tutmasının daha hayırlı olduğu vurgusunu yaptığından, “yutikunehu” kelimesinin oruç tutmakta zorlanıp oruç tutamayan kimseler olduğunu ortaya koyar. Sonuç olarak, Kur’an’da 11 ayette geçen fidyenin bir şeyin tamamı yerine geçtiği göz önüne alındığında, Bakara 2/184’teki fidye de, oruç tutmakta zorlandığından daha sonrada kaza orucu tutamayacak kimselerin bu tutamayacakları orucun tamamı yerine geçen bir bedeldir.
Bakara suresinin 184. ayetindeki fidye müstakilen maddi bir fidyedir; bir şeyi eksik olduğu için tamamlamak amacıyla verilen bir bedel değildir. Aksine bağlam gereği bir şeyin tamamı için verilen fidyelerdendir. Bu sebeple Bakara/184’te geçen fidye, hastalara veya seferde olanlara ait bir fidye değildir. Çünkü hasta ve seferde olanlar Bakara/184–185’e göre tutamadıkları orucu kaza ederler ve böylece ibadetlerini tamamlamış olurlar.
Dolayısıyla burada söz konusu olan fidye, hasta ve yolcunun zaten kaza ederek tamamladığı oruçta eksik kalan bir yönü telafi etmek için verilen bir bedel değil; daha sonra da oruç tutamayacak kimsenin tutamadığı orucun tamamı yerine geçen bir fidyedir.
Fidye verecek grubun kimler olduğunu gösteren tek seçenek olarak geriye, Bakara/184. Ayette geçen يطيقونه (yutikunehu) kelimesi kalır ki, bu kelimenin meşakkatli güç yitirme manasına geldiğini ve meşakkatten dolayı oruç tutmakta çok zorlananlar olduğunu daha sonraları başka delillerle de ispatlayacağız. İşte bu oruç tutmakta zorlanan kimseler yani yaşlılar ve iyileşemeyecek hastalar, kendilerine meşakkati ağır bir yük olduğu için daha sonra da orucu tutamazlar ve orucun tamamı için bedel olarak maddi fidye verirler. Bu fidye de, ayete göre bir miskini doyurmaktır.
Ayetin son kısmındaki “oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesi de, yaşlı ve iyileşmeyecek hastalar kendilerini belli ölçüde iyi hissettiklerinde, tutmayacakları orucun tamamı karşılığında fidye verme yerine oruç tutmalarının daha hayırlı olduğunu vurgulayarak, “yutikunehu” ifadesinin oruç tutmak da zorlanan kimseler olduğunu bağlam gereği ispat eder. Yani yutikunehu ifadesi ayetin bağlamı gereği “oruç tutabilenler” manasına gelmez, oruca zorlukla dayananlar manasına gelir.
Dolayısıyla oruca zorlukla dayananlar, daha sonrada oruç tutamayacak kimseler olduğundan oruç tutamaz ve bunun yerine fidye verirler. Hayızlı kadınlar Ramazan’da oruç tutamadıklarında, Ramazan’dan sonra oruç tutabilecek durumda oldukları için; Ramazan’dan sonra bile oruç tutamadığından fidye verecek kimseleri kasteden “yutikûnehû” kelimesi hayızlı kadınları kapsamaz. Bundan dolayı oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi “yutikunehu” kapsamında olmayan hayızlı kadına yönelik değildir. Aksi yönde bir iddia ayete göre geçersizdir.
Toparlayalım:
Ayetin sonunda; tutamadıkları oruçların tamamı için fidye vermek yerine oruç tutmalarının daha hayırlı olduğu vurgulandığına göre, “yutîkûnehû” ifadesiyle kastedilen kimseler, oruç tutabilecek olanlar değil; oruçla yükümlü tutulup, zorlandığından fiilen oruç tutamayan kimselerdir. Dolayısıyla bu ifade, iddia edildiği gibi oruç tutabilenleri değil, oruç tutmakta zorlananları anlatmaktadır.
Bakara 2/184’te geçen “yutikunehu” kelimesi “oruç tutabilecek olanlar” değil, “oruca zorlukla dayananlar” manasına gelir. Bu kimseler fidye verecek kimseler olduğundan, anlaşılan o ki bunlar daha sonra da oruç tutamadığından fidye verecek olan yaşlılar ve iyileşemeyecek hastalardır. Zaten onlar orucu, Ramazan’da ve sonrasında tutamayacak durumdadır. Ayetteki fidyenin de, Kur’an’da diğer örneklerde olduğu gibi, bir şeyin tamamı yerine verilen bedel olduğu açıkça görülmektedir. Yani daha sonrada tutamadıkları orucun tamamı yerine geçen fidye verirler.
Dolayısıyla ramazandan sonrada oruç tutamayacağından fidye verecek kimseleri belirten yutikunehu kelimesi, hayızlı kadınları kapsamaz. Çünkü hayızlı kadınlar ramazandan sonra tutamadıkları oruçlarını kaza ederek ibadetlerini tamamlayabilir, orucun yerine fidye vermezler.
Bu sebeple ayetin sonunda geçen “oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesi de, daha sonralarıda oruç tutamayıp fidye verecek olan oruç tutmaya zorluk çeken kimselere yöneliktir, hayızlı kadınlara yönelik değildir.
Böylece karşıt görüşün, “yutikūnehû” ifadesini “oruç tutabilenler” şeklinde yorumlayıp bunu hayızlı kadınları da kapsayacak biçimde genişletmesi ve buradan hareketle ayetin devamındaki “oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesini hayızlı kadına da hitap eder sayarak “hayızlı kadın dilerse oruç tutabilir” sonucuna ulaşması; hem kelimenin dil anlamı hem de ayetin bağlamı açısından bütünüyle geçersiz olduğu ortaya konmuş olmaktadır.
Eğer “oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesi hayızlı kadına da yönelik olsaydı, o zaman hayız dönemi “oruç tutabileceği ve tutamayacağı günler” diye bölünmüş olurdu. Halbuki Kur’an, hayız dönemini bölmemektedir, başından sonuna “eza (eziyet) dönemi” yani “güçlük dönemi” olarak kabul etmektedir.
Oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesi, sadece oruç tutmakta zorlanıp daha sonra da oruç tutamayacak olan fidye sahiplerine yöneliktir. Farz edelim ki bu ifade aynı ayetteki hasta ve yolcuları da kapsasın; bu durumda bile ayet, hasta sayılmayan hayızlı kadını hiç zikretmediği için hayız dönemini ‘oruç tutabilecek’ ve ‘tutulamayacak’ günler şeklinde ikiye bölmüş olmaz.
Anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere, Bakara/184’e hangi açıdan bakarsak bakalım bu âyette eza dönemi bölünmez.
Bakara/222’ye göre hayız döneminde eza belirtisi kan birkaç gün gelmese ve kan gelmediğinden ağrı, açlık hissi, halsizlik gibi eza belirtileride oluşmadığında, yine eza yani güçlük döneminde kabul edilir, eşiyle cinsel birliktelik yine helal değildir. Çünkü ayette hayız dönemi için “o bir ezadır (eziyettir)” buyrularak, hayız=eza (eziyet) dönemi diye tek bir güçlük dönemi belirtilmiş. Bu güçlük (eza) dönemini, bazen eza hissedilen bazen eza hissedilmeyen dönem diye bölmemiş. Bundan dolayı eza belirtileri hiç hissedilmediği zamanda kadın, bölünmeyen tek bir eza yani güçlük döneminde sayıldığından eşiyle cinsel birlikteliği yine yasaktır.
Eğer, kan gelmemesiyle bağlantılı süreçlerin sonucu ağrı,açlık, halsizlik gibi eza belirtilerinin hissedilmediği günler hayızdan sayılmasaydı, bu günlerde cinsel birliktelik helal olurdu. Oysa ayet, hayızı doğrudan ve mutlak biçimde “eza” olarak tanımlamıştır ve bu dönem bölünmeyen tek bir güçlük (eza) dönemi kabul edilmiştir.
Çünkü eza belirtilerini hiç hissetmediği durumda, hormonlarla ilgili biyolojik süreç halen devam ettiğinden, hayızlı kadın her an, eza belirtisi olan kanı ve kanın gelmesiyle bağlantılı süreçlerin sonucu olan sancı, ağrı, halsizlik, açlık gibi eza belirtilerini görebilecek durumdadır. Genelde de kadınlar bu belirtileri görmektedir. Bu bahsettiğimiz sebeplerden dolayı eza dönemi bölünmez.
Eza belirtileri olmasa bile hayızlı kadının bölünmeyen eza döneminde yani tek bir güçlük döneminde olduğunu Bakara/187 üzerindende anlatmaya çalışalım.
Oruçla ilgili ayet olan Bakara/187’de “Oruç gecesinde kadınlarınızla birleşmek size helâl kılındı.” denilmiştir.
Bu ayete baktığımızda, Ramazan’da gündüz cinsel birliktelik yasağına riayet ederek oruç tutan erkekler için, bir istisna olarak Ramazan geceleri eşleriyle cinsel birliktelik helal kılınmıştır. Ancak dikkat edilirse ayette, hayızlı kadınla cinsel ilişki yasağını kaldırmak için Ramazan gecelerine dair hiçbir istisna zikredilmemiştir.
Allah Bakara/187’de Ramazanla ilgili bir istisna belirtmeyerek, hayızlı kadının birkaç gün, eza belirtisi olan kanaması olmasa, bu sebeple ağrı, halsizlik, açlık gibi eza belirtileride oluşmadığında, tam bir eza döneminde sayılarak, bölünmeyen güçlük (eza) döneminde kabul edildiğinden Ramazan gecelerinde eşiyle cinsel birliktelik yine yasaktır. Görüldüğü üzere Bakara 187’ye göre Ramazan’da eza belirtileri birkaç gün kesilse bile hayız=eza dönemi bölünmüyor.
Bu da göstermektedir ki, Bakara/187’ye göre, hayız = eza dönemi, Ramazan’da da bölünmeyen tek parça bir güçlük dönemi olarak kabul edilmiştir.
Zaten eza belirtileri olmadığı günleride kapsayacak şekilde genel bir tanımlama yapılarak, Bakara’222 de hayız=eza vurgusu yapılır.
Hayızın varlığı, kanın gelmesiyle başlayan eza dönemi ile başlar, eza döneminin bitmesiyle sona erer. Yani hayız dönemi baştan sona bölünmeyen tek bir eza yani güçlük dönemi kabul edilir. Bundan dolayı eza (eziyet) belirtileri olmadığında da hayız=eza dönemi bölünmez, yine erkek bu eşiyle birlikte olamaz.
Zira kadının hayız dönemi Kur’an’da, ezayı hissettiği veya hissetmediği dönem diye ayrılmaz. Eğer böyle bir ayrım olsaydı, kanın gelmediği zaman, kanın gelmesiyle bağlantılı süreçlerin neticesi olan ağrı, açlık hissi, güçsüzlük gibi eza belirtileri de hissedilmeyeceğinden Ramazan gecesi erkeğin hayızlı eşiyle cinsel birlikteliği helal olurdu. Oysa eza belirtileri olmasa bile eza dönemini bölmeden Bakara 2/222, hayızı doğrudan “eza” olarak tanımlanmıştır ve bu eza döneminde cinsel ilişkiyi yasaklamıştır.
Hayızlı kadının kanaması, ağrısı, açlık hissi, halsizliği olmasa bile, yine de hayız = eza dönemi Ramazan’da da bölünmediği için eşiyle cinsel birlikteliği haram olacak bu kişi, bu eza (eziyet) dönemi bölünmediğinden tek bir güçlük döneminde olduğu halde oruç tutmaya kalkarsa, ayetlerde bölünmeyen eza dönemini bölerek ilahi sınırı aşmış olur. Hem de Bakara/185’teki bölünmeyen güçlük dönemindeki hayızlı kadınları kapsayan “Allah kolaylık ister, güçlük istemez” ve sayıyı tamamlama ilkesini aşmış olur ve bu da haramdır. Çünkü Bakara/187’e göre, oruçla ilgili ayetlerde çok hassas belirlenen bu ilahi sınırları aşmayı yasaklayan “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; sakın bu sınırlara yaklaşmayın” emrini çiğnemek haramdır.
…Allah Teâlâ sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez. Sayıyı tamamlamanız, size doğru yolu göstermesinden ötürü Allah’ı tazimle anmanız için ve şükredesiniz diye. (Bakara 2/185)
Bu ayetin bu bölümü hayızlı kadınları da kapsamaktadır. Oruç ayetleri içerisinde hayızlı kadınları kapsayan tek ilahi sınır burasıdır. Hayızlı kadının güçlük (eza) dönemi Kur’an’da hiçbir ayette bölünmediğinden, bu bölünmeyen tek bir güçlük (eza) döneminde yer alan tüm hayızlı kadınlar, “Allah güçlük istemez” ve “kolaylık ister” hitabının kapsamına istisnasız biçimde dâhildir.
Bakara/185’de bölünmeyen tek bir güçlük (eza) dönemindeki hayızlı kadını kapsayan genel bir kaide olan “Allah güçlük istemez” ve “kolaylık ister” sınırı bahsedildikten sonra bu güçlük (eza) döneminde olan hayızlı kadının tutamadığı oruçlar için kolaylık olarak Ramazandan sonra sayıyı tamamlayacağı bildirilmiştir.
Bu ayette, bölünmeyen tek bir güçlük (eza) dönemindeki hayızlı kadının tutamadığı oruçlar için Ramazandan sonra sayıyı tamamlayacağı belirtildikten sonra, Ramazan’da tutmayı kasteden “oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesi gelmemiştir.
Bu durum, hayız döneminin oruç tutulabilecek ve tutulamayacak günler şeklinde ikiye bölünmediğini açıkça göstermektedir. Hayız dönemi, bu ayette de bölünmeyen tek bir güçlük (eza) dönemi olarak kalmaktadır. Böylece ayet, eza dönemini “bazen oruç tutabilir, bazen tutamaz” şeklinde parçalamamış, aksine bu dönemi bölünmez bir güçlük (eza) dönemi olarak sınırlandırmıştır. Bu, ilahi bir sınırdır.
Allah bu ayette, bölünmeyen tek bir güçlük (eza) döneminde bulunan hayızlı kadın için “kolaylık ister, güçlük istemez” ilahi sınırını koymuş, ramazanda oruç tutmalarından bahsetmeyip, bu kimselerin tutamadıkları oruçlar için Ramazandan sonra sayıyı tamamlayacaklarını bildirmiştir. Oruç ayetlerinde hayızlı kadını kapsayan tek ilahi sınır budur.
Bakara/222’ye göre bölünmeyen tek bir güçlük (eza) döneminde bulunan hayızlı kadının, bu dönemde oruç tutması; bölünmeyen tek bir güçlük dönemindeki hayızlı kadını kapsayan Bakara/185’teki “Allah kolaylık ister, güçlük istemez” ve Ramazandan sonra “sayıyı tamamlama” ilahi düzenlemesini fiilen geçersiz saymak anlamına gelir.
Hayızlı kadının, Kur’an’da bölünmeyen tek bir güçlük (eza) dönemini kapsayan, oruçla ilgili ayette, irade ve murad ile aynı kökten gelen yuridu (ister) ve lâ yuridu (istemez) ifadeleri ile hayızlı kadınların orucu için Allah’ın kolaylık muradı/irade ettiği ve güçlük muradı/irade etmediği belirtilir. Ayrıca ayetin devamında hayızlı kadınların ramazanda oruç tutmalarından bahsetmeyip, ramazandan sonra sayıyı tamamlamaları bahsedildiği halde hayızlı kadının bu ilahi sınırları aşarak ramazanda oruç tutması, oruç ayetindeki bu çok hassas belirlenen ilahi sınırları aşmak olup, günahtır.
Çünkü oruçla ilgili ayetlerde çok hassas biçimde belirlenen ilahi sınırları aşmayı yasaklayan Bakara/187’de yer alan “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; sakın bu sınırlara yaklaşmayın” buyruğu, bu oruç ayetlerinde ki ilahi sınırların ihlal edilmesini yasaklamaktadır.
Yutikunehu ifadesinin orucu tutabilenler manası olduğunu kabul etsek bile, buraya kadar ki tüm bu açıklamalar sayesinde, bu ifadenin hayızlı kadınları kapsamadığı şu gerekçelerle iyice netleşti:
Yutîkûnehû” ifadesi, bağlam gereği oruca zorlukla dayanabilenler anlamına gelmektedir. Ancak bir an için bu ifadenin “oruç tutabilenler” manasına geldiği varsayılsa bile, sonuç değişmez. Çünkü eza dönemi Kur’an’da bölünmemiştir. Bölünmeyen, tek ve bütüncül bir güçlük döneminde bulunan kimseler için “oruç tutabilirler” ve “oruç tutamazlar” şeklinde bir ayrım yapılması mümkün değildir.
Yutikunehu ifadesine oruç tutabilenler manasını verip, eza döneminin bu şekilde bölündüğünü iddia etmek; eşlerle cinsel ilişkinin gün gün değişmemesi için eza dönemini bölünmez bir dönem olarak ele alan Bakara/222’ye ve aynı yaklaşımı sürdüren oruç ayetlerine açıkça aykırıdır. Ayrıca, hayızlı kadını “oruç tutabilenler” kapsamında görmek; eza dönemini oruç tutulabilen ve tutulamayan günler şeklinde parçalamak anlamına gelir ki bu da, ardından oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi gelmediğinden bölünmemiş olan güçlük (hayız) dönemini kapsayan “Allah kolaylık ister, güçlük istemez” ilkesiyle ve buna bağlı olarak konulan “sayıyı tamamlama” ilahi sınırıyla çelişir.
Bu sebeplerden ötürü, “yutîkûnehû” ifadesinin “oruç tutabilenler” manası olsaydı bile, eza dönemi bölünmeyen tek bir güçlük dönemi olduğu için bu ifade hayızlı kadını kapsamaz. Dolayısıyla ayetin sonunda yer alan “oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesi de eza dönemini bölmüş olmaz.
Zaten “oruç tutabilenler” ifadesine hitaben “oruç tutmanız daha hayırlıdır” şeklinde bir teşvikin gelmesi, hem bağlam hem de mantık açısından tutarlı değildir.
Eğer hayızlı kadına oruç tutması haram kılınmamış olsaydı, Ramazan sahurunda hayız halindeyken hiçbir eza belirtisi hissetmeyip oruca niyet eden, günün ilerleyen saatlerinde kimi sabah erken, kimi öğleye doğru, kimi gün ortasında, kimi iftara birkaç saat kala ezayı iyice hissetmeye başladığında iftara dek, yüz milyonlarca kadın kıyamete kadar büyük bir ikilem yaşayacaktı:
Öğlen veya sonrası ezayı iyice hissetmeye başlayan kimileri “iftara az saatler kaldı, şimdi bozarsam tuttuğum saatler boşa gidecek, bu ana kadar tuttuğum orucu tekrar tutmam gerekecek” diyerek orucu bozmayıp, iftara dek devam edecek, ağrı, halsizlik, açlık hissi ve güçsüzlükle birlikte açlık ve susuzluğu da yüklenmiş olacaktı. Kimileri ise daha erkenden ezayı iyice hissetmeye başlayınca “o ana kadar tuttuklarım boşa gitmesin ve yeniden tutmak zorunda kalmayayım” diyerek hissettiği eza geçer ümidiyle sabredecek, ama dayanamayınca geciksede orucunu bozup, durduk yere, saatlerce oruç ile ezasını arttırmış olacak, ardından bozduğu için o ana kadar tuttuğu orucu sıfırdan tekrar kaza edecekti.
Kimileri de gün içinde eza düzeyi saatlik olarak artabilen ve değişebilen durumda olduklarından, ezayı iyice hissettikçe “o ana kadar tuttuğum oruç boşa gitmesin” düşüncesiyle orucu bozmayıp, eza azalır ümidiyle devam edecek, her gün “acaba bugün tutabilir miyim, bozmalı mıyım?” kararsızlığını yaşayarak eza içerisinde sürekli bir belirsizlik içinde kalıp, ezayı (eziyeti) arttıracak orucu saatlerce tutacaklardı.
Böylece kıyamete kadar yüz milyonlarca hayızlı kadın, her Ramazanda hangi saatlerde ezayı iyice hissediyor olursa olsun “Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez” ilkesine aykırı bir güçlük içinde kalacaktı. Demek ki Allah, kadınları bu çıkmazdan, oruç yüküyle katmerli eziyet çekmekten korumak için hayız hâlinde orucu yasaklamıştır.
Bilimsel verilere göre dünya genelinde kadınların %50–90’ı adet döneminde ağrı yaşamakta, %70–80’i yorgunluk, ağrı, halsizlik, açlık hissi, mide bulantısı, sinirlilik ve uyku düzensizliği gibi semptomlar yaşamaktadır. Bu bilimsel verilere göre, hayız dönemindeki kadınların yaklaşık %70–80’i bahsettiğimiz eza belirtilerini yaşadığından dolayı oruç tutmaları durumunda, ciddi sıkıntı yaşayacak, oruç tutmak da çok zorlanacaktır.
Yine bilimsel verilere göre, hayızlı kadınların %10–15’i ise günlük hayatını durduracak kadar ağır ağrı çekmektedir. Doktorlar, şiddetli ağrı yaşayan kadınların oruç tutmasının sağlığa zararlı olabileceğini, hafif semptomlu kadınlarda bile bu riskin her zaman mevcut olduğunu belirtmektedir.
Bahsettiğimiz bilimsel bulgular, çoğu kadının hayız döneminde oruçla çok zorlanacağını, önemli bir kısmının ise kesinlikle oruç tutamayacağını gösteriyor.
Tıbbın bu tespitleri, Bakara/222’de hayızın “ezâ” olarak tanımlanmasını doğrular. Bakara/222’deki bu eza kelimesinin tamamen aynısı, savaştan bahseden Âl-i İmrân/111’de savaşta ortaya çıkabilecek ölüm, yaralanma ve sakatlanma gibi ciddi zararları ifade etmek için kullanılmıştır. Dolayısıyla, ciddi zararları tanımlayan “ezâ” kelimesinin aynısı hayız için de kullanılarak, eza döneminin kadınlar için baştan sona süren, orucu tutmayı zor veya sağlığa zararlı kılabilecek ciddi bir ezâ olduğunu ortaya çıkartır. Tıp literatürü de bu dönemde oruç veya ağır diyet uygulamalarının sağlığa zararlı olabileceğini söylemektedir.
Oruç, hayız dönemindeki ezâyı daha da katmerleştirirerek sağlık riskini artırır. Eğer oruç bu dönemde helâl olsaydı, kıyamete kadar on milyonlarca kadın ezâyı hissettiğinde, özetle şu durumu yaşayacaktı:
“İftara az kaldı” diyerek veya eza azalır ümidiyle, o ana kadar tuttuğu orucu tekrardan kaza olarak tutmamak için orucu bozmayacak veya bozmayı geciktirecekti.
Böylece milyonlarca kadın saatlerce eza üstüne eza yaşayacak; hayızın yol açtığı ağrı, halsizlik, açlık hissi, kan kaybı, rahim kasılmaları ve hormon değişimleri ile orucun getirdiği susuzluk, halsizlik ve açlık birleşerek dehidrasyon riskini ve kan yoğunluğunu artıracak, dolaşımı bozacak, kan şekeri düşecek, rahim kasılmalarını şiddetlendirecek ve tansiyonu düşürecekti. Bu durum tıbba göre daha çok ve şiddetli ağrı, daha fazla açlık hissi ve halsizlik, baş dönmesi ve bayılma riskini beraberinde getirerek, kadının fiziksel olarak ciddi zorluk ve eziyet altında kalmasına, aynı zamanda sağlık riskinin belirgin şekilde artmasına yol açacaktı.
Bu durum Allah’ın hiçbir kimseye zerre kadar zulmetmediğini belirten Nisa 4/40 ilkesine aykırıdır. Allah zulüm ihtimalini ortadan kaldıracak hüküm verir.
İşte bu nedenle Allah, bölünmeyen tek güçlük dönemi olan hayız = eza döneminde kadınların eza üstüne eza yaşama ve sağlık riskini önlemek için genel bir hüküm vererek orucu meşru kılmamış, helal de kılmamış, haram kılmıştır. Bu haram hükmü, kadın için bir eksiklik değil, fıtratına uygun ilahi koruma ve rahmettir.



