Kibir…
İnsanın içine gizlenmiş en sessiz uçurumdur.
Nice insan vardır ki şeytana lanet eder; ama şeytanın secde etmemesine sebep olan hastalığı, kendi göğsünde taşır da fark etmez.
Tasavvuf ehli der ki:
“Günah insanı yere düşürür; kibir ise düştüğünü bile fark ettirmez.”
Çünkü kibir, sadece “ben büyüğüm” demek değildir.
Kibir bazen susuşta gizlidir…
Bazen bakışta…
Bazen “ben bilirim” cümlesinde…
Bazen de sahte tevazuda…
İnsan, kibirlendiği şeyi aslında kendisinin zanneder.
Oysa hakikatte sahip olduğu hiçbir şey kendisinin değildir.
Güzelliğiyle kibirlenenin yüzünü bir hastalık soldurur.
Gücüyle kibirlenenin bedenini bir mikrop yere serer.
İlmiyle kibirlenenin aklını bir unutkanlık dağıtır.
Parasıyla kibirlenenin servetini bir yangın kül eder.
Çünkü Allah, kula bazen sadece “aczini” göstermek için bir nefeslik musibet gönderir.
İnsan neden kibirlenir?
Çünkü kendisini merkeze koyar.
“Ben yaptım.” der.
“Ben başardım.” der.
“Ben üstünüm.” der.
Halbuki hakikat ehli bilir ki:
Bir insanın doğmayı seçme hakkı yoktur…
Anne babasını seçemez…
Irkını seçemez…
Boyunu seçemez…
Yüzünü seçemez…
Öleceği vakti seçemez…
Seçemediği şeylerle kibirlenmesi ne büyük gaflettir.
Kibir, aslında ruhun şişmesidir.
Şişen şey ise hakikatte boş olandır.
İçi dolu başak eğilir…
İçi boş başak dik durur.
Bu yüzden en büyük insanlar en mütevazı olanlardır.
Peygamberler böyledi…
Veliler böyledi…
Hakikati görenler böyledi…
Çünkü dağ yükseldikçe başına kar yağar.
İnsan yükseldikçe de üzerine tevazu iner.
Şeytanı şeytan yapan bilgi eksikliği değildi.
O, Allah’ı biliyordu.
İbadet ediyordu.
Fakat kendisini Âdem’den üstün gördü.
Demek ki insanı helak eden cehaletten önce kibirdir.
Tasavvufta kibir, “Hakk’ın karşısında benlik iddia etmek”tir.
“Ben” dedikçe perde büyür.
“Sen” dedikçe hakikat yaklaşır.
Mevlânâ der ki:
“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”
Fakat kibirli insan hem kendine hem başkasına rol yapar.
Maskeyle yaşar.
Kalbiyle dili birbirini tanımaz.
Psikolojik açıdan da kibir çoğu zaman bir üstünlük değil; derin bir eksikliktir.
İnsan bazen değersizlik korkusunu kibirle örter.
Başkalarını küçülterek büyüdüğünü zanneder.
Halbuki gerçek büyüklük;
Bir yetimi incitmemektedir…
Bir fakiri hor görmemektedir…
Kendinden aşağı gördüğüne bile merhametle bakabilmektedir.
Sosyolojik olarak kibir toplumları da çürütür.
Bir millet başka milletleri küçümsemeye başladığında çöküş yaklaşır.
Bir zengin fakiri hor gördüğünde merhamet ölür.
Bir alim cahili aşağıladığında hikmet kaybolur.
Çünkü kibir, kalpler arasına görünmez duvar örer.
Kibirli insanın en büyük trajedisi şudur:
Kendini büyük gördüğü için büyüyemez.
Çünkü dolu olduğunu sanan kaba su konulmaz.
Hakikatin kapısında ilk ders şudur:
“Hiç olduğunu bilmek.”
İşte sırrın sırrı da budur…
İnsan “hiç” olduğunu anladığında Allah ona “değer” verir.
Toprak ayak altındadır ama bütün çiçekler topraktan çıkar.
Secde de bunun sırrıdır zaten…
İnsanın alnını yere koyması, bedenin ruha söylediği şu cümledir:
“Ey insan… Unutma…
Sen topraktansın.”
Ve ne gariptir ki;
İnsan en çok yükseldiğini sandığı anda düşer…
En çok “ben” dediği anda küçülür…
En çok büyüdüğünü zannettiği anda içindeki çocuk kadar acizdir.
Bu yüzden arifler dua ederken şöyle derler:
“Allah’ım…
Beni nefsimin gözünde küçült,
Senin katında büyüt.”
Çünkü gerçek büyüklük, insanların seni büyük görmesi değildir.
Hakikatte büyük olan;
Büyüdükçe küçülendir…
Bildikçe haddini bilendir…
Yükseldikçe secdeye yaklaşandır…
Ve sonunda şunu diyebilendir:
“Ben değil…

11 Mayıs 2026
0 Görüntülenme
Kibir…
tarafından Mustafa Kaplan
Kibir… İnsanın içine gizlenmiş en sessiz uçurumdur. Nice insan vardır ki şeytana lanet eder; ama şeytanın secde etmemesine sebep olan hastalığı, kendi göğsünde taşır da fark etmez. Tasavvuf ehli der ki: “Günah insanı yere düşürür; kibir ise düştüğünü bile fark ettirmez.” Çünkü kibir, sadece “ben büyüğüm” demek değildir. Kibir bazen susuşta gizlidir… Bazen bakışta… Bazen... Devamı


