Tevhid İnancı ve İlahlar
Tevhid bilincine ermeden söylenen “Lâ ilâhe illallâh”, çoğu zaman dudakta dolaşan kuru bir lafızdan öteye geçmez.
Oysa bu kelime, sanıldığı gibi basit bir inkâr–kabul cümlesi değildir. Bu söz, insanın bütün varoluşunu kökten sarsan, iç âlemini yeniden inşa eden bir meydan okumadır.
“Allah’tan başka ilâh yoktur” denildiğinde, zihinler genellikle tek bir ilâh tasavvuruna takılır. Hâlbuki bu cümlede asıl mesele tek ilâhın varlığı değil, çok sayıda ilâh iddiasının reddedilmesidir. Ve bu ilâhlar, çoğu zaman sanıldığı gibi taş ve topraktan yapılmış putlar değildir. Onlar çok daha yakındır; insanın içinde, özünde, kalbinin en mahrem köşelerinde sessizce hüküm süren ilâhlardır.
Câhiliye putları tarihin bir dönemine aitti;
ama modern câhiliyenin putları kalptedir.
Eşlere duyulan ölçüsüz bağlanış,
çocukların kaderin önüne geçirilmesi,
paraya, mala, makama duyulan kör düşkünlük,
itibar, şöhret, konfor, hatta bazen “ben” duygusu…
İşte bunların her biri, fark edilmediğinde birer gizli ilâh hâline gelir.
Elbette eş sevilir, çocuk korunur, rızık için çalışılır; buna kim itiraz edebilir?
Amenna.
Fakat sevgi, Allah’a duyulan muhabbetin önüne geçtiği anda, artık masumiyetini kaybeder. Bağlanış, teslimiyete dönüştüğü yerde tehlike başlar.
Eğer amellerin, seni ve kâinatı yoktan var eden Allah’ı unutturmuyorsa;
eğer sevdiklerin, seni O’ndan uzaklaştırmıyorsa;
orada bir beis yoktur.
Ama ne zaman ki kalbin terazisinde Allah sevgisi hafifler, diğerleri ağır basar…
İşte o vakit insan, kendi ilâhlarını kendi elleriyle inşa etmeye başlamıştır.
Ve işte tam o noktada, insan Enbiyâ Sûresi’nin derinliğinde yankılanan o yakarışla yüzleşir:
“Lâ ilâhe illâ ente, subhâneke innî kuntu mine’z-zâlimîn.”
Senden başka ilâh yoktur. Sen her türlü noksanlıktan uzaksın.
Şüphesiz ben kendime zulmedenlerden oldum.
Bu ayet artık bir dua değil,
bir itiraf,
bir uyanış,
bir hesaplaşma olur.
Çünkü tevhid, yalnızca Allah’ı birlemek değil;
kalbi O’ndan başka her şeyden arındırma cesaretidir.


