VAROLUŞUMUZUN ÖNEMLİ KAVRAMLARI

VAROLUŞUMUZUN ÖNEMLİ KAVRAMLARI

 

Yazmak, kelimeleri ustaca kullanmak…

Cümleleri ipe dizmek…

Anlatacaklarını sıraya koymak…

Akışı saf ve duru bir şekilde karşıya aktarmaya çalışırken aynı zamanda da yazı bütünlüğünü korumak…

Tıpkı bir yaşam gibi…

Aslında tam olarak yaşamın kendisi; bir yazı öncesi ve bir yazı sonrası…

 

Herkesin hayat telaşesi içerisinde bir rutini var.  Yaşamın arasına bir tadımlık yazıyı sığdırabilmek… Günümüzün koşturmacası arasında kahvemizi yudumlarken bir hikayeye bir makaleye; bilimselliğe şahit olmak…

Yazarlar toplumun kalbini tutarak, bir olay veya olgu da genel çerçevede; büyük resmi gözler önüne serer. Yazmak ve okumak, rutinlerimize nefes aldırıyor. Sevgili okurlar da bu işin bilincinde olup fikirleri ile örtüşecek bir yazarla tanışma telaşında yahut koskoca kitapta sayfalarda kaybolurken kendine ait bir cümleyi bulup çıkarmak… O cümleye tutunarak yeniden doğmak…

Ne de olsa hepimiz o izlediğimiz filmlerde veya dizilerdeki bilge yaşlı kişiliğe ihtiyaç duymuyor muyuz? Yaşlı, hayat tecrübesi ile yoğrulmuş adamlar… İtiraf ediyorum ki kaybolunmuş bu çağda ben de bu bilge insanlar aradım, etrafımda sevgili okurlar. Fakat o bilgelikte olan bir çevreye sahip olamadım. Çoğu kez kayboldum. Bazen toplumun dayattığı değerler içinde bazen de idealler peşinde… Kim bilir belki de, o bilgelik kendi içimdeydi.

Her bireyin kırmızı çizgileri var. Bu çizgiler, bizi biz yapıyor ve var ediyor belki de. Hatta genel çerçevede bu çizgilerimize bağlı kalarak ilişkilerimizi var ediyor ve düzenliyoruz. Duygular bu işin neresinde peki? Duygularımızı çizgilerimiz düzeyinde yönetebilir ve dizginleyebiliriz. Bu çizgiler bu sebeple önemli… Çoğu kez yenik düştüğümüz duygular bizi dağıtır. Kendinize “Ne oldu bana ?” derken bulursunuz. Fakat benliğimiz ile çelişen kişilikleri yine kendi benliğimiz ile uzaklaştırırız kendimizden. Kendinizden esnettiğiniz, tolere ettiğiniz çizgiler, size bir ok gibi döner. Önemli olan neyi ne kadar esnettiğiniz… Kendisi ile çatışan o kişilikler kendi benliğini bulamamışken sizi tanımasını beklemeniz ironi olur. Çizginizi bozan- bozduran kişi veya hiçbir şey size ait değil. Bir davranışınız aslında bunu size farkettirir, duygularınızı dizginlemek ister. Siz işte o davranıştasınız, onu yakalayın. Arkasında durun, büyük olasılıkla da o davranışınız onun şeytanını rahatsız etmiştir. O süreçte karmaşık duygulara saplanıp kalmayın, narsist kişiliğe yem olmayın. İşin özü çizginizi bozmak isteyen kişilikleri elinizin tersi ile itin ki gerçeklik ayağınıza gelsin. Eğriyi ite ite doğruyu bulabiliriz. Elimiz eğrinin tokmağında ısrarla beklerse doğru gelmez bize. Herkes varsın eleştirsin sizi, kötü söylesinler ardınızdan. Ne demiş Kahraman Tazeoğlu “ Sen doğru ol, eğri zaten sırıtır.”

Kendini bulan ve kendinden uzaklaşmayan kaybettiklerinden sonra, kendini kazandığı için müteşekkür kalır  Yaradan’ a ve sonra da kendine. Mevlana’ ya göre; insanın kendi varlığına dair bilgisi, zorunlu ve evrensel bir insani bir bilgidir.  Hangi meslek  ve statüde olursa olsun, bu varoluş  bilgisini ihmal eden kişi, insan olmanın asli ödevini yerine getirmiş sayılmaz.

Toplumda değer yargılarımız, statülerimiz var. Bir anneyi ele alacak olursak  evde anne kimliğinde, okulda öğretmen kimliğinde  belki de bir dernekte müdür, lider. Tabi bir çok kişiliğe- kimliğe dair örnek verebiliriz. Fakat bir kadın olarak anneyi ele almak asli görevimmiş gibi hisettim. Annelik, aslı kavranamamış bir kimlik meselesi oldu günümüzde. Bir kadın sadece doğurarak, kendine bir şey katmadan yanlış bildiği değerlere dayanarak çocuk yetiştirmeye çalışarak bir varolma çabasına giriyorsa vay halimize. Etrafıma baktığımda annelik vasfını anlayamamış birçok kadın küçücük yaşta evlendiriliyor ve o küçücük yaşta kendisi çocukken kucağında bebekle kalıyor. Babaya baktığımızda ise sadece evi geçindirmekle yükümlenmiş bir fügür. Toplum bu şekilde bir varoluş sergilemiş ve sen bu varoluş dışında daha siteril bir yapı oluşturmak( aile ) istediğinde seni dışsallaştırıyorlar. Çünkü içselleştirilen şey bilinmeyenden gelmiş. Ama okuyan gençler de var. Dişini tırnağına takıp, masanın başına geçip idealleri için zamanından feragat eden… Fakat gelecekten umutsuz değilim. Değişecek bu figürler… Nasıl mı?

Doğru ilişkiler ile… Yanlış değerler söndürülerek… Kadın her şeye katlanır mantığından ziyade, kadının ve erkeğin bütünsel olarak bir varoluş sergilemesi, karşılıklı anlayış- sevgi ve saygı ile yoğurulmuş ilişkiler ile mümkün. Yoksa aksi şekilde Osmanlı’ ya uygulanan “ Hasta Adam” politikası Osmanlıyı yok etmek, varını yoğunu talan etmek adına bir Rus Çarı tarafından sunulmuş bir politikaydı. Buraya nerden geldik, diyeceksiniz, şöyle ki ben de toplumda; bu şekilde bilinmeyen, yanlış öğretilen değerler ile oluşan aile yapılarını giderek hastalaşan toplumsal yapıya bağlıyorum. Hasta çocuklar, hasta kişilikler ve sonunda sosyallikten, okumaktan uzak hasta ruhlar oluşuyor.

Bir öğretmen, görüşmelerinde kuşak çatışmasına maruz kalıyor. Anne-genç ilişkisi korunmalı veya baba- çocuk da diyebiliriz. Bu da orta yolu bularak ve ebeveynlerin çocuklarını kendine benzetme çabasına girmeden değerleri yansıtması ve örnek davranışlar sergilemesiyle olur. Tabiki bu noktada çocuk da aynı özveri ile yaklaşmalı. Bu nokta da empati en pırıltılı kavram olsa gerek. Yine işin içine karşılıklı saygı-sevgi, anlayış giriyor. Anlamak ve anlaşılmak… Hasta olan bu toplumda en çok kaybedilmiş iki kavram. Tüm meseleler buradan doğuyor zannımca. 60’ lar ile 80’ ler aynı olamayacağı gibi.. 80’ ler ile 90’ ların da 2000’ liler ile aynı olmasını beklemek ironi olurdu. Aradaki kuşak çatışması, aradaki geçiş iyi sağlanarak sağlıklı ebeveyn- çocuk ilişkisi kurulabilir. Ebeveyn-çocuk ilişkisi korunmalı, iki tarafta biribirinin alanlarına saygı duymalı, düşüncelerine önem vermeli. Aynı olmak mümkün olmadığı gibi aynı hayatı yaşama ve düşünme çabası da bir fikri dayatma karşılığında da direnme eylemi çıkmaz sokakları var eder. Herkesin geçtiği yollar, aldığı eğitim, çevresi, oluşturduğu kitle, bakış açısı farklı… Bunu anlamak gerek. Farklılıklara saygı herkesin boynunun borcu… Aynı kültürleşme içerisinde bir varoluş sergilesek de  aile denen kavram dahi birer olgu… Karşılıklı iki kişinin, farklı aileden  gelerek bir bütün oluşturma çabası… “Biz bir aileyiz, varolduk, kapımızı açmanızı bekleriz sevgili büyüklerimiz.” cümlesi ile oluşan gururun timsali… Belki büyük  bir meziyet… Dostlarımızdan dahi şu cümleyi duyarız. “Bir köroğlu, bir ayvaz geçinip gidiyorlar.” Meselesi işi özetler boyutta aslında. Sınırları belirleyen, ortak fikirlerde karar kılan, fedakarlık işi… Kapının arkasını mahrem olarak gördüğümüz bir aile yapısı…

“ Mahrem” kavramı önemli. Fakat bu kavrama çok önem verirken mahremliğin kendisini yitiren, kelimeyi sadece dillerde sakız gibi kullanan insanlar-aileler de söz konusu. Mahrem kavramı, bir başkasının alanına duyulan saygıdan gelir ve saygı saygıyı doğurur. Ötesinde de ise aile sevgisini doğurur. Mahrem denilince akla gelen; gizli tutulan sapkınlıklar, çirkinlikler oluyorsa. Hasta bir aile yapısı görmek ve ardında yanlış yetişmiş anlayışlar görmek mümkün. Mahrem de saygı- sevgi, anlayış, hoşgörü olmalı. Mahrem kısmında ise bunu oluşturan kişiliklerin duygularını, saygı- sevgilerini gösterme biçimi yer almalı. Kavram yanlış anlaşılmış, çocuklara yanlış taşınmış. Anneler size sesleniyorum, lafım meclisten dışarı; “bırakın şu erkektir yapar”, “hadi oğlum göster ….” Sözlerini. Öğretmeniz gereken daha önemli şeyler var. Mesela erkeğin, kaburga kemiğinden kadının yapılması gibi. Adem’ in omzuna yasalanınca Havva’ nın huzuru bulabilmesi gibi, anlatmaya değer güzellikler…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir