Sandıkta Kaybolan İrade
Okullarda, kitaplarda ve kürsülerde demokrasiyi hep aynı cümleyle öğrendik:
Halk, kendisini temsil edecek kişileri seçer; onlar da halk adına mecliste karar alır.
Yani seçen halktır, seçilen de halkın iradesidir. Teoride bu böyledir. Peki pratikte?
Sahada karşılaştığımız tablo, zaman zaman bu tanımla örtüşmeyebiliyor.
Seçim öncesi meydanlar canlıdır. Adaylar; halkın sorunlarını dillendirir, talepleri sahiplenir, güçlü bir temsil vaadiyle konuşur. Sözler iddialıdır, umutlar yüksektir. Bu süreçte seçmenle temsilci arasında güçlü bir bağ kurulur.
Ancak seçim tamamlandıktan sonra, kimi zaman farklı bir süreç başlar. Sessizlik olur, mesafe artar. Bazı durumlarda ise yön değişiklikleri yaşanır.
Seçmenin belli bir siyasal çizgiye destek vererek gönderdiği temsilci, bir süre sonra başka bir siyasî yapı içinde yer alabilir. Dün savunduğu fikirlerden uzaklaşabilir, farklı gerekçeler öne sürebilir. “Şartlar değişti”, “ülke menfaati”, “siyasetin doğası” gibi açıklamalar sıkça duyulur.
Bu noktada ister istemez şu soru akla gelir:
Temsil edilen irade bu değişimin neresindedir?
Demokraside seçilen kişinin sorumluluğu, sadece bir makamı doldurmak değildir. Temsil, aynı zamanda bir emanet bilinci gerektirir. Seçmen, çoğu zaman yalnızca bir isme değil; bir programa, bir söyleme ve bir yönelişe destek verir. Bu yöneliş değiştiğinde, temsil ilişkisinin de yeniden düşünülmesi gerekir.
Bazı ülkelerde bu durum, temsilcinin yeniden halkın karşısına çıkmasıyla çözümlenir. Böylece meşruiyet tazelenir, güven ilişkisi korunur. Bu yaklaşım, temsil ahlâkının önemli bir parçası olarak görülür.
Bizde ise çoğu zaman süreç farklı işler. Değişim olağan kabul edilir, seçmenin beklentileri geri planda kalabilir. Zamanla bu durum kanıksanır ve sorgulanmaz hâle gelir.
Oysa demokrasiyi güçlü kılan şey, yalnızca sandık değil; sandık sonrasındaki sorumluluk anlayışıdır.
Sandık vardır ama hesap zayıflarsa,
Seçim vardır ama sorumluluk eksik kalırsa,
Temsil vardır ama bağ koparsa,
orada bir boşluk oluşur.
Halk adına yetki alan herkes için asıl ölçü; bu yetkinin nasıl ve ne kadar şeffaf kullanıldığıdır. Hukuki çerçeve önemli olmakla birlikte, toplumsal güveni ayakta tutan esas unsur ahlâkî sorumluluktur.
Sormak gerekir:
Bu ilişki daha sağlıklı nasıl kurulabilir?
Belki de cevap, tek tek kişilerden ziyade; bu konuları konuşabilen, sorgulayabilen ve unutmayan bir toplumsal bilinçte saklıdır.
Kalem konuşuyorsa, maksadı gerginlik değil; düşünmeye davettir.



