Tok Gözle Görülmeyen Gerçek: Orucun Toplumsal Vicdan Dokunuşu
Hiç düşündünüz mü, tok bir insanın aç birinin halinden gerçekten anlayabilmesi mümkün müdür?
Ramazan ayı, sadece nefsi terbiye etmenin ötesinde, toplumsal bir bilinçlenme ve empati köprüsü kurmanın en etkili yoludur. Günün büyük bölümünü aç geçiren bir insan, akşam sofrasına oturduğunda yalnızca kendi açlığını değil, her gün bu açlığı yaşayan milyonların dramını da idrak eder.
Düşünün ki her sabah favori kahvenizi yudumlayarak güne başlıyorsunuz. Peki ya hiç, o kahvenin bedeliyle bir ailenin temel gıda ihtiyacının karşılanabileceğini hesapladınız mı?
İşte oruç, bize bu muhasebeyi yapma fırsatı sunar. Lüks restoranların önünden geçerken, vitrinlerdeki yemeklere bakarken, market alışverişinde… Her an bizi düşünmeye ve sorgulamaya iter.
Günümüz dünyasında sosyal medyada paylaşılan iftar sofrası fotoğrafları, özünde bir ibadetin gösterişe dönüşmesi tehlikesini barındırır. Oysa asıl olan, o sofrayı paylaşmaktır. Komşunuz açken tok yatmanın vicdani muhasebesini yapmaktır.
Nefsi terbiye, yalnızca mideden geçmez. Gözün, dilin, kalbin ve zihnin de orucu vardır. Dedikodu yapmaktan kaçınmak, başkalarının kusurlarını görmezden gelmek, öfkeyi kontrol etmek… Bunların hepsi nefsin terbiyesine hizmet eder. Ancak toplumsal bilinç olmadan, bireysel terbiye eksik kalır.
Kendi açlığımızla yüzleştiğimizde, aslında başkalarının açlığını görmezden gelmenin ne kadar kolay olduğunu fark ederiz. Oruç, nefsi terbiye ederek bizi “ben” merkezli bir hayattan “biz” bilincine yönlendirebilir. Açlık, insana unuttuğu bir gerçeği hatırlatır: Paylaşmak, yalnızca elindeki malı başkasına vermek değil, aynı zamanda gönlünü ve zihnini başkalarının hayatına açmaktır.
Şehrin en işlek caddesinde dilenen çocuğu görmezden gelerek geçtiğimizde, marketin önünde kalan bayat ekmekleri çöpe atarken, klimalarımızı sonuna kadar açıp elektrik faturasını düşünmeden yaşarken, gerçekten oruç tutmanın hakkını verebiliyor muyuz?
İşte bu noktada oruç, bizi sadece aç kalmaya değil, açın halinden anlamaya davet eder. Yoksulluğun, açlığın ve yokluğun ne demek olduğunu bizzat deneyimleyerek öğrenmemizi sağlar. Bu deneyim, toplumsal dayanışmanın, paylaşmanın ve yardımlaşmanın önemini kavramımıza yardımcı olur.
İftar sofralarının komşularla paylaşılması, onların dertlerinin dinlenmesi ve ihtiyaçlarına yardımcı olunması, toplumsal bağları güçlendirir. Bu sayede, belki de yan dairemizdeki komşumuzun çocuğunun okula gidemediğinden, belki de yaşlı teyzenin ilaçlarını alamadığından haberdar oluruz.
Ramazan ayında yardım kuruluşlarına yapılan bağışlar, ihtiyaç sahiplerine ulaşmamızı sağlar. Bu bağışlar, sadece maddi yardımla sınırlı kalmaz, aynı zamanda manevi destek de sunar. Bir yetimin yüzündeki gülümseme, bir yaşlının duası, orucumuzun en güzel karşılığı olur.
Peki siz, bu Ramazan’da sadece midenizi mi terbiye edeceksiniz, yoksa toplumsal sorumluluğunuzun da farkına varacak mısınız?
Oruç tutarken sadece akşam ezanını mı bekliyorsunuz, yoksa dünyayı daha yaşanılır kılmak için ne yapabileceğinizi de düşünüyor musunuz?
Belki de başlangıç için, iftar sofranızı bir ihtiyaç sahibiyle paylaşmakla işe başlayabilirsiniz. Unutmayın, gerçek tokluğa ancak paylaşarak ulaşabiliriz!
Son olarak kendinize şu soruyu sorun!
Oruç, sadece aç kalmaktan ibaret olan bir ibadet mi yoksa gerçekten doyabilmek mi? Gerçek doyum, insanın sadece karnını değil, kalbini ve vicdanını da doyurmasıyla mümkün değil midir?